LİBYA BÜYÜKELÇİSİ MUHAMMED MENGUŞ

LİBYA BÜYÜKELÇİSİ MUHAMMED MENGUŞ:
 
DÜNYADA TEK TARAFLI İŞLEYEN DÜZEN DEĞİŞMELİ
 
DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI SADECE BATILILAR İÇİN VAR
 
BATILILARIN İŞİNE YARAMAYAN DEMOKRASİ DEMOKRASİ DEĞİLDİR
 
TÜRKİYE-LİBYA ARASINDAKİ BAĞ TARİHSEL DERİNLİĞE SAHİPTİR
 
 
***Menguş: “11 Eylül hadisesi Müslümanlara karşı bir linç girişiminin başlaması için alt yapı oluşturulmaya yönelikti. Batılıları bu hadiseyi Müslümanların yaptığına inandırarak Müslümanlara karşı harekete geçirmekti ve bunu da sanırım başardılar. İnsan hakları sloganları sadece batılılar için kullanılıyor. Söz konusu Müslümanlar olduğunda insan hakları savunucularının ağzını bıçak açmıyor. Ama Yahudiler veya başta batılı gayrimüslim milletler olduğunda kıyametler kopartılıyor. Dünyanın yeniden bir araya gelerek yeni kurumlar oluşturup şu anda yürürlükte olan ve tek taraflı işleyen düzeni mutlaka değiştirmelidir. Bu düzen değişmelidir.” dedi.
 
*** Batının İslam dünyasına yönelik çifte standardının Filistin’de bir kez daha ortaya çıktığını belirten Menguş “‘Batılıların işine yaramayan demokrasi demokrasi değildir’ ilkesinden hareket edilmekte ve Filistin halkının seçimlerde ortaya koyduğu irade kabul edilmemektedir. Eğer orada yapılan seçimde İsrail’in ve batılıların işine yarayacak bir sonuç çıksaydı kimse sesini çıkartmaz ve sonucu desteklerdi. Filistin’de uygulanan devlet terörü de dâhil olmak üzere insan haklarına ve demokrasiye aykırı hiçbir uygulamayı kabul etmek mümkün değildir. Şu anda bütün katliamlara, saldırıya ve soykırıma uğrayanlar, toprakları gasp edilenler Filistin halkı olmasına rağmen bütün dünya İsraillilerin yanında yer alıyor.” diye konuştu.
 
 
***İlişkilerimizin tarihsel derinliğe sahip olduğunu vurgulayan Menguş, ”Libya’ya giden herkes bilir ki, Libya halkı Türkiye’ye çok büyük bir bağ ile bağlıdır. Türkiye-Libya arasındaki bağ, hakikaten çok özel ve çok samimi bir bağdır. Libya’nın bağımsızlık savaşında Türkiye’nin, Türklerin bağımsızlık savaşında Libya halkının büyük katkıları vardır. Tarihe baktığınızda; Türkler Libya halkıyla birlikte, Libya halkı da Türk halkıyla birlikte omuz omuza savaşmışlardır. Çanakkale’de şehit olmuş çok sayıda Libyalı şehit vardır. Libya’nın bağımsızlık mücadelesinde de çok sayıda Türk şehit olmuştur. 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nda dünyada bir tek Libya Türkiye’nin yanında yer almıştır. Libya-Türkiye arasında tarihsel derinliği olan, tarihsel geçmişi olan, büyük bir kan bağı vardır.” dedi.
 
 
 
Türkiye’deki gençlik yılları ve üniversite hayatından sonra Libya’da başbakanlık yapan, şimdi de yeniden ülkemizde büyükelçilik görevini üstlenerek iki ülke ilişkilerinin gelişmesine gayret sarfeden Muhammed Menguş ile Türkiye-Libya ilişkilerini, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu ve batının İslam dünyasına bakışını konuştuk.
 
 
 
 
Üniversite hayatınız ve gençlik yıllarınızın büyük bir kısmı Türkiye’de geçti. Ülkenizde önemli görevler üstlendikten sonra, büyükelçi olarak yeniden Türkiye’de bulunuyorsunuz. Bu geçen zaman içerisinde sizin bulunduğunuz dönemdeki Türkiye ile bugünkü Türkiye’yi kıyaslayabilir misiniz?
 
Çok büyük değişiklikler ve gelişmeler oldu elbette o günlerden bu günlere. Ben Türkiye’ye 17 yaşındayken geldim, 25 yaşında ayrıldım. Gençliğimin en önemli yıllarını Türkiye’de geçirdim. Tabi o zamanki Türkiye ile şu andaki Türkiye’yi kıyaslamak veya karşılaştırmak zor. O dönemde bir yıl da Ankara’da kalmıştım. Daha ziyade İstanbul’da kalmıştım. O zaman İstanbul’un nüfusu bir milyonu biraz geçkindi, Ankara’nın nüfusu 450 bindi. O zaman İstanbul, gerçekten tarihi dokusuyla, sıcak insanlarıyla, şehir yapısıyla çok güzel bir şehirdi. Şimdi çok farklı. Nüfus yoğunluğu, içinden çıkılmaz yoğunluktaki trafik, beton yapılaşma, karmaşıklık, keşmekeşlik, sosyal yapıdaki hızlı değişim. Doğrusu şimdi İstanbul’a gitmekten kaçınıyorum çoğu kez, gittiğim zaman da hemen kaçmanın yollarına bakıyorum. Ancak halkın bilinci bakımında iyiye doğru güzel değişiklikler gördüm. Her bakımdan güzel, büyük değişimler ve gelişmeler söz konusu. Camilere giderdik pek bir yoğunluk göremezdik. Ama şimdi bir Cuma namazına gittiğinizde hiçbir camide erken gitmemişseniz yer bulmanız mümkün değil.
 
Sanayi ve ekonomik bakımdan da inanılmaz güzel değişiklikler var. Geçmişte öyle sanıyorum ki Türkiye kendi kendine bir ambargo koymuş idi. Bu bir bakıma ülke sanayisinin gelişmesinde faydalı olmuş olabilir. Her şeyi kendisi zaman içerisinde kademe kademe üreterek bugünlere ulaşıldı. Dışarıdan hiçbir şey gelmiyordu. Bir kahveyi bile bulmak mümkün değildi. Biz Libya’ya gittiğimizde geri gelirken dostlarımıza ve arkadaşlarımıza getirdiğimiz tek hediye kahve idi ve çok da makbule geçerdi.
 
Türkiye’de tahsilinizi yaptıktan sonra Libya’da çeşitli devlet kademelerinde önemli görevlerde bulundunuz. Bu görevler nelerdi?
 
Öğrenci olarak Türkiye’ye burslu gelmiştik ve Türkiye-Libya arasında inanılmaz bir dostluk vardı. O zamanlar Libya dünyanın en fakir ülkelerinden birisiydi. Ne petrolü vardı ne de ortaya çıkartılmış diğer zenginlikleri vardı. Lise son sınıfı ve üniversiteyi Türkiye’de bitirdik. Libya’ya döndüğümüz zaman üniversite mezunu sayısı çok azdı o zamanlar. Döner dönmez ilk olarak Bayındırlık Bakanlığı’nda çalışmaya başladım. Birkaç yıl sonra Libya Su İşleri’nin başına geçtim. Müsteşarlık görevinde bulundum. 1971 yılına kadar bu görevi devam ettirdim. 1971’den sonra ise İmar İskân bakanlığına getirildim. Bu bakanlık görevi 1971’den 1983 yılına kadar devam etti. 1983’ten sonra Libya’nın en büyük projesi olan ‘Yapay Nehir’ projesinin sorumluluğunu aldım. Bu görevim ise 1993 yılına kadar sürdü. 1997–2000 yılları arasında Libya’nın Başbakanı olarak görev yaptım. Daha sonra ise Libya Büyükelçisi olarak yeniden Türkiye’ye geldim.
 
Sizinle tanışmamız Yapay Nehir projesinin tanıtımı esnasında olmuştu. Yapay Nehir projesinin son durumu ne oldu, başarıya ulaştı mı?
 
Elbette bu proje Libya’nın en büyük projesi idi ve büyük bir başarı ile tamamlanarak Libya halkının hizmetine girmiştir.
 
Özellikle 11 Eylül olayının ardından İslam’a ve Müslümanlara yönelik saldırılar da giderek artmaya başladı. Tarihte yaşanmış olan haçlı savaşları günümüzde de yaşanmaya başlandı. En son karikatür saygısızlığı da, aralarında Libya’nın bulunduğu İslam ülkelerinden tepki gördü. Barış, demokrasi, özgürlük sözlerini ağzından eksik etmeyen batı böyle bir yola neden başvuruyor sizce?
 
Öyle sanıyorum ki; 11 Eylül hadisesi Müslümanlara karşı bir linç girişiminin başlaması için alt yapı oluşturulmaya yönelikti. Batılıları bu hadiseyi Müslümanların yaptığına inandırarak Müslümanlara karşı harekete geçirmeye yönelikti ve bunu da sanırım başardılar. İnsan hakları sloganları sadece batılılar için kullanılıyor. Söz konusu Müslümanlar olduğunda insan hakları savunucularının ağzını bıçak açmıyor. Sadece insan hakları değil, demokrasi yandaşları, sömürü ve savaş karşıtları da yine aynı şekilde söz konusu Müslüman halklar olunca sesleri çıkmıyor. Ama Yahudiler veya başta batılı gayrimüslim milletler olduğunda kıyametler kopartılıyor. Dünyanın yeniden bir araya gelerek yeni kurumlar oluşturup şu anda yürürlükte olan ve tek taraflı işleyen düzeni mutlaka değiştirmelidir. Bu düzen değişmelidir.
 
Demokrasi diyenler Filistin halkının ortaya koyduğu iradeyi bir türlü kabullenmiyorlar. Bu nasıl bir demokrasi?
 
‘Batılıların işine yaramayan demokrasi demokrasi değildir’ ilkesinden hareket edilmekte ve Filistin halkının seçimlerde ortaya koyduğu irade kabul edilmemektedir. Eğer orada yapılan seçimde İsrail’in ve batılıların işine yarayacak bir sonuç çıksaydı kimse sesini çıkartmaz ve sonucu desteklerlerdi.
 
Filistin’deki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Filistin’de uygulanan devlet terörü de dâhil olmak üzere insan haklarına ve demokrasiye aykırı hiçbir uygulamayı kabul etmek mümkün değildir. Bütün Filistin’i açık cezaevine çeviren duvarı ve elbette uygulanan katliamlar ve Filistinlilere yönelik saldırıları da kabul etmek mümkün değildir. Devlet Başkanımız Sayın Kaddafi’nin ‘Beyaz Kitap’ında bahsettiği çözümlerden biri olan Filistin’de demokratik bir devlet oluşturmak gerekiyor. Güney Afrika’da ortaya konan çözümün bir benzerini orada da ortaya koymak çözüm olur diye düşünüyorum. Nasıl ki Güney Afrika’da siyahlarla beyazlar bir arada yaşamayı öğrendiler. Şu anda bütün katliamlara, saldırıya ve soykırıma uğrayanlar, toprakları gasp edilenler Filistin halkı olmasına rağmen bütün dünya İsraillilerin yanında yer alıyor. 
 
Geçmişte Arap dünyası Filistin konusunda daha hassastı. Son dönemlerde Arap dünyası Filistin konusundaki hassasiyetini kaybetti mi sizce?
 
Evet, çok haklısınız. İlk zamanlarla kıyaslanarak bakıldığında sadece Arap dünyasının değil bütün dünyanın Filistin konusuna bakışında ve hassasiyetinde bir değişiklik görülebilir.
 
Sayın Kaddafi İslam Birliği ve Arap Birliği konularında çok hassas davranıyordu. Ancak şimdi baktığımızda kendisini bu birliklerden soyutlar gibi bir hali var. ‘Benim için Afrika önemlidir’ diyor. Acaba Kaddafi bir şeylere mi kırıldı?
 
Evet, Kaddafi ümitsizlikten kırıldı. Sizin de belirttiğiniz gibi İslam Birliği ve Arap Birliklerinin oluşturulabilmesi için çok uğraş verdi, çok çabalar ortaya koydu. Gerçi yine Sayın Kaddafi’nin İslam âlemiyle alakası her zaman mutlaka oluyor. Ancak anlaşılan o ki her halde Arap Birliği’nden feragat etti.
 
Peki, Sayın Kaddafi Afrika’da aradığını bulabildi mi?
 
Herhalde buldu. Çünkü Afrika her alanda bakir bir sahadır. Her alanda gelişmeye de açıktır aynı zamanda. Ve bütün Afrika ülkelerinde de bir birlik oluşturma ve birlikte gelişme eğilimi de var. Ambargo döneminde Afrikalı liderler ambargoyu delmişlerdir. Bir anlamda Libya ve Kaddafi’nin karşısında bulunanlara karşı Kaddafi’nin yanında yer almışlardır. Ancak diğer İslam ülkeleri ve Arap ülkeleri yalnızlığa terk etmişlerdir, Bütün bunların Kaddafi’nin Afrika Birliği’ne yönelmesinde büyük etkisi olmuştur.
 
Misyonerlerin yıllardan beri Afrika’da çeşitli çalışmalar yaptığını biliyoruz. Afrikalı liderlerin ‘Elimize incili verip topraklarımızı elimizden aldılar’ şeklinde açıklamaları da var. Ancak son zamanlarda İslami noktada da büyük gelişmeler yaşandığını, büyük uyanışlar görüyoruz. Misyonerler yıllarca süren çalışmalarda başarılı olamadılar mı acaba? 
 
Olamadılar ve olamazlar da. Çünkü Afrika halklarının yapısı da, Afrika’nın coğrafi yapısı da İslam’a çok uygun. İnsanlar istedikleri anda Allah’a karşı ibadetlerini hiçbir aracı ve protokole ihtiyaç duymadan yerine getirebiliyorlar. Ancak diğer dinlere baktığınız zaman böyle değildir. O nedenle fıtrat ve tabiata daha yakın olduğu için misyonerler asla başarılı olamadılar ve bundan sonra da olamayacaklardır. Günümüzde Afrika’da İslam büyük bir hızla yayılıyor.
 
Siz hem Türkiye’yi hem de Libya’yı çok iyi tanıyorsunuz. Türkiye-Libya ilişkilerini değerlendirir misiniz?
 
Libya’ya giden herkes bilir ki, Libya halkı Türkiye’ye çok büyük bir bağ ile bağlıdır, Türkiye’ye ve halkınıza çok yakındır. Dünya üzerindeki bütün halklarla karşılaştırsanız göreceksiniz ki Libya halkı kadar Türkiye’ye yakın bir halk daha göremezsiniz. Türkiye-Libya arasındaki bağ, hakikaten çok özel ve çok samimi bir bağdır. Libya’nın bağımsızlık savaşında Türkiye’nin, Türklerin bağımsızlık savaşında Libya halkının büyük katkıları vardır. Tarihe baktığınızda; Türkler Libya halkıyla birlikte, Libya halkı da Türk halkıyla birlikte omuz omuza savaşmışlardır. Çanakkale’de şehit olmuş çok sayıda Libyalı şehit vardır. Libya’nın bağımsızlık mücadelesinde de çok sayıda Türk şehit olmuştur. Libya ve Türk halklarının arasında bir kan bağı oluşmuştur. Yani iki ülke halkları geleceklerinin tayininde birbirine omuz vermiş, destek vermiş, birbiri için ölmüştür. Libya 1951’deki istiklal mücadelesinde yalnızca Türkiye’yi yanında buldu. Çok fakir bir devlet olduğumuz o dönemlerde ordumuzu kurmak istediğimiz zaman, ordumuzu kuran Libya kökenli Umran Yetişal isminde bir Türk generaldir. Bağımsızlığımızı kazandığımız zaman Libya’da yetişmiş, devlet tecrübesine sahip hiç kimse yokken Türkiye’den gelen bakanlarımız olmuştur. Sadullah Koloğlu, Türkiye’den gelerek Libya’da ilk valilik yapmış kişilerden birisidir.
 
Türkiye, ordumuzun kurulmasından subaylarımızın yetiştirilmesine kadar çok güzel yardımlarda bulunmuştur. İlk yıllarda çok sayıda gencimize burs sağlayarak Türkiye’de eğitilmesini sağlamıştır. Ben de Türkiye’de burslu olarak okumuş, eğitimini tamamlamış ve Libya’da Başbakanlık da dâhil devletimin çeşitli kademelerinde görev yapmış bir Libyalıyım. Ordumuzu kurduktan sonra silah yardımında da bulunmuştur Türkiye. 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da dünyada bir tek Libya Türkiye’nin yanında yer almıştır. Akaryakıt tankerlerinin yolları derhal Türkiye’ye çevrilmiş, bütün silah ve yedek parça depoları açılarak Türkiye’nin emrine sunulmuştur. Libya’nın kara günlerinde yanında yer almış olan Türkiye, kendi kara gününde de dost olarak bir tek Libya’yı yanında bulmuştur.
 
Arada sırada Libya-Türkiye arasında pürüzler de çıkıyor maalesef. Ancak derin dostluklar böyle küçük pürüzlerle sona erdirilemez. Bunların üzerinde fazla durmamak lazım. Birbiri uğruna canlar, kanlar verilmiş. Küçücük pürüzlerden dolayı kan bağı kopartılamaz. Çünkü Libya-Türkiye arasında tarihsel derinliği olan, tarihsel geçmişi olan, büyük bir kan bağı vardır.
 
Ben Başbakanlık yaptıktan sonra emekliye ayrılmıştım. Ancak Devlet Başkanımız Sayın Kaddafi beni çağırdılar. Ve bana dediler ki; ‘Sana istirahat yok. Türkiye-Libya arasındaki o büyük dostluğun yeniden kurulmasına senin büyük katkıların olacaktır. Yıllarca Türkiye’de kaldın, Türkiye’nin senin üzerinde büyük emekleri var. Sen de bunun karşılığında tekrar aramızda o büyük fedakârlıkların yapıldığı dostluğun yeniden ortaya konmasını sağlayacaksın. İlişkilerimizi 1974’te ki seviyeye tekrar çıkartacaksın’ dediler. O nedenle diyorum ki bu tür küçük pürüzlerin üzerinde fazla durmamak lazım.
 
Sayın Erbakan’ın Türkiye’yi ziyareti esnasında ortaya çıkan durum Türkiye’de çok farklı yorumlandı. Tabi dünyada da farklı yorumlandı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Ben o görüşmelerde bulunmadım ancak gördüğüm kadarıyla;
1-Medya çok fazla, hatta haddinden fazla abarttı.
2-Tercüme hatası var. Bu sorunların meydana gelmesinde tercümanın bir rolü oldu.
3- Sayın Kaddafi’yi bilenler bu tarz konuşmaların üzerinde hiç durmazlar. Çünkü Kaddafi zaman zaman böyle filozofça konuşur. Bu olay Türkiye-Libya ilişkilerini olumsuz yönde etkiledi elbette. Ancak üzerinde durulacak bir hadise değildi. Ve artık onların unutulması ve yeni bir sayfa ile tekrar eski güzel ve büyük dostlukların ortaya konması gerekmektedir. Zaten tarih olmuştur ve inşallah önümüzde güzel işbirlikleriyle yaşanacak dostluklar var. Bir tercüme hatasıyla meydana gelen küçük bir hadiseden dolayı geçmişimizi, tarihimizi unutup birbirimizden uzak durmamız doğru olmaz elbette. İnşallah tekrar güzellikleri hep birlikte yaşayacağız. Zaten hemen olayların daha fazla büyümesine fırsat verilmeden tercüme hatası orada düzeltildi. Her yönüyle o ziyarette Türkiye istediğini almıştı. Ancak onların hepsi gözden kaçırılarak medya tarafından abartılı olarak yansıtılmıştır Türkiye’ye. 
 
 
FOTOĞRAF: RAMAZAN KAYA