İran Büyükelçiliği Kültür eski Müsteşarı Zekeriya Terzami

Röportaj: Ferhat Koç 
 
İran Büyükelçiliği Kültür eski Müsteşarı Zekeriya Terzami:
Türkiye bizim... İran sizin...
Uzun yıllardan beri Türkiye’de yaşayan İran Büyükelçiliği Kültür eski Müsteşarı Zekeriya Terzami ile, Türkiye ile İran arasındaki kültürel ilişkileri, bu ilişkilerde Şehriyar gibi dünyaca ünlü şairlerin rolünü konuştuk.
İran ve Türkiye bölgenin iki önemli ülkesi. Bu iki ülke arasındaki kültürel anlamda ne tür bir etkileşim var?
İran edebiyatı tarihi derinliği bulunan, geçmişi çok gerilere kadar giden köklü bir edebiyattır. Türkler İslam’ı Araplardan almamışlardır. Eğer Türkler Orta Asya’dan göçüp geldikleri kabul edildiğine göre, İran üzerinden geçip gelmiş olmaları gerekiyor. Edebiyat kültürü de Türklere İran’dan, İranlılardan gelmiş olması gerekiyor Türklere. Eğer genel bir bakış yaparsak, İran-Türkiye kültürel iletişimleri o kadar geniştir ki; İran ile Afganistan dil birliği bulunduğu halde İran-Türkiye arasındaki ilişki kadar yoktur. Aynı dili konuştuğumuz halde Türkiye-İran arasında ki kadar kültürel birlikteliği göremezsiniz. Bizim Irak ile de dini ilişkilerimiz var. Büyük dini liderler oralarda yaşadıkları halde kültürel anlamda Türkiye kadar İran-Irak birlikteliği yoktur. 
İki ülke halkı birbirine kız vermiş, kız almış. Bu tür ilişkiler kültürel işbirliği veya birlikteliği sağlıyor ve geliştiriyor. Türkiye’ye en çok turist İran’dan geliyor. Bunun nedeni, yakın kültürel ilişkilerdir. İran’dan yurtdışına çıkmaya karar veren bir kişi veya aile doğruca Türkiye’ye geliyor ve burada istediği gibi bir tatil geçiriyor. Dil birlikteliği olmamasına rağmen İranlı turistler Türkiye’de çok daha rahat alışveriş yapmaktadır veya rahat seyahat edip, tatil yapabilmektedir. Bütün bunların sebebi kültürel birlikteliklerdir.
Tarihi derinliğe de sahip bu kültürel etkileşimin nedenleri nedir?
Bunda elbette Osmanlı döneminde Farsçanın kültür, edebiyat ve yazı dili olarak kullanılmış olmasının etkisi büyük. İran edebiyatının büyük şaheserlerinin tamamı Türkçe’ye tercüme edilmiş. Bütün kütüphanelere o dönemde İran edebiyatına ilişkin belki de binlerce kitap konulmuş. Bu kitaplar, halklarımız arasındaki ilişkinin en büyük kaynağı idi. Ortadoğu bölgesinde böylesine birlikteliği bulunan başka iki ülke bulamazsınız. Kültürel ve edebi manada başka halklar arasında bu kadar güçlü bir köprü bulunmaz. Bir İranlı Türkiye’ye geldiğinde asla ve asla yabancılık çekmiyor. Dilinizi anlamazlar veya dilimizi anlamazsınız, ama bir milletin iki ayrı coğrafyasında yaşayan halkları gibiyizdir.
Peki, bugün durum nedir ve geçmişe göre kıyas yaptığınızda halen bu kültürel birlikteliğin boyutu nedir?
Ancak geçtiğimiz yüzyılın başlarında iki ülke veya halkları arasındaki edebi ve kültürel birlikteliğin bitmesi, ilişkilerin koparılması ve en azından zayıflaması için bazı girişimlerle karşılaşıyoruz. İran’ın meşrutiyeti döneminde aydınlarımızın tamamı Türkiye’ye gelmişler, burada yaşamışlardır. O dönemde âlimlerimiz, dini liderler, edebiyatçılarımız İstanbul’da yaşamışlar. İşte bu dönemde İranlı aydınlar İstanbul’da çok büyük eserler ortaya koymuşlardır. İstanbul’da İran Okulu var. Türkiye’deki İran büyükelçiliği ile İran’daki Türkiye büyükelçiliği binalarına baktığınız zaman iki ülke arasındaki ilişkileri anlamak daha kolay oluyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin derinliğini de burada görmek mümkündür. İstanbul’daki en güzel tarihi bina İran büyükelçiliğinindir. Ankara’da da öyledir. İran-Türkiye arasındaki ilişkilerin derinliğinde, gelişmesinde şairlerin, edebiyatçıların çok büyük katkısı vardır.
Türkiye devrimler esnasında harf devrimi yaptı, İran ise böyle bir değişikliğe gitmedi ve Arap alfabesiyle devam etti. İki ülke arasındaki kültürel ilişkiler bu dönemde zayıflamaya başlamıştır. Yani İran’daki Türkler, yeni Türk dilini okuyup yazamadılar. Mesela harf devriminden önce 1922’lerde İran’da Molla Nasrettin isminde bir gazete çıkardı. Bu gazete Azeri dilinde idi. Gazete, hem Tebriz’de, hem Bakü’de, hem de İstanbul’da Aşkabat ve Kazan’da okunurdu ve her yerde de anlaşılırdı. Çünkü dil aynı idi. 1925’lerde hem İran’da, hem Türkiye’de hem de Kafkaslarda izlenen özel bir siyasetle dil temizlemesi adı altında diller değiştirildi, kullanılan alfabeler değiştirildi ve kopukluk başladı. Dil değişince, alfabe değişince ortak sözler de ortadan kaldırıldı.
Bizim bir âlimimiz vardı. Ve Türkçeyi çok iyi bilirdi. Türkiye Ansiklopedisi’nde onun makaleleri de var. Tebrizli büyük bir âlim ve yazardır. Kullandığı dil bile aynıdır. Onun için makaleleri aynen yazdığı gibi hiç değiştirilmeden yayınlanmıştır. İran’da ‘cevap’ kelimesi vardır. Bu kelimenin yerine Farsça da ‘Pasık’ kelimesini koydular. Pasık Farsça, cevap Arapçadır. Bu âlim kişi diyor ki, ‘Ne için böyle oluyor. Ben anlamıyorum pasık nedir. Siz bu sözleri değiştirin. İran’ın Arap dillisi gider Bağdat’a, Türk dillisi gider Bakû’ye, İstanbul’a, bu milleti ayırmayın.’ Eğer bu dil temizlemesi projesi devam ederse milletler birbirinden tamamen ayrılacak ve kopacaklardır. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında bu tür çalışmalar oldu ve kısmen başarılı da oldular. Kültürel birliktelik dillerin ve kullanılan alfabelerin değişmesiyle birlikte arşivlere kalktı ve artık insanlar birbirinin kültürünü, edebiyatını okumaz oldu.
Kopmalardan bahsediyorsunuz ama bugün İran-Türkiye arasında yeniden bir kültür köprüsü kurulmaya çalışılıyor. Son yıllarda İran’ın büyük Şairi Şehriyar Türkiye’de düzenlenen törenlerle anılıyor veya şiirleri tanıtılmaya çalışılıyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Her ne kadar kopmalar, uzaklaşmalar oldu ise de geçmişteki kültürel bağların izlerini halen görmekteyiz. Yeni iletişim teknolojileri bu izleri yeniden ortaya çıkarmaya, ilişkileri yeniden canlandırmaya başlamıştır. İnsanlar okudukları şeylerin köklerini aramaya başlıyor ve bir şekilde geçmişe ulaşıyorlar. Tabi bu canlanmanın yaşanmaya başlamasında Şehriyar gibi büyük şairlerin büyük şaheserlerinin katkısı da çok fazla. Şehriyar İran’ın yetiştirdiği en büyük şair ve edebiyatçıdır. İranlıların adeta milli şairidir. Şehriyar’ı Türkler de çok seviyorlar, özellikle de edebiyat ve kültür çevresi... Şimdi iki ülke arasında Şehriyar dolayısıyla düzenlenen programlar, etkinlikler nedeniyle geçmişimiz tekrar ve hızlı bir şekilde yeniden dirilmektedir. Şehriyar, her iki ülke için de çok önemlidir. Çünkü Şehriyar’ın Heyder Baba isimli eseri 50 yıl öncesinde yazıldığı halde şu an her iki ülkenin halkları da çok rahatlıkla anlamaktadır. Çoğu Türkiye’de olmak üzere 400’ün üzerinde nazire yazılmıştır. Halen de yazılmaya devam edilmektedir. İran-Türkiye arasındaki bin yıllık geçmişi bulunan kültür ve edebiyat Şehriyar’ın o muhteşem eseri ile dirilmeye başlamıştır, Heyder Baba isimle o muazzam şiir adeta geçmişle günümüz arasında bir köprü kurmuştur. İstanbul Üniversitesinde bir öğretim üyesi olan Muharrem Ergin Hoca, Tahran’da Heyder Baba şiirini duyunca alıp getirip İstanbul Üniversitesi’nde Azeri lehçesine en güzel örnek olarak göstermiştir. Ama âlimler diller değiştiği için Azeri lehçesine pek önem vermiyorlardı. Ama öyle olması mümkün değildir.
Çünkü Azeri lehçesi de Türk dilinin en önemli unsurlarındandır. Böylesine önemli bir şairin, böylesine önemli bir eseri işte böylece geçmişe tekrar ışık tuttu ve halklar arasında geçmişte yaşanmış kültürel ve edebi birliktelikler tekrar canlanmaya başladı. Artık Şehriyar törenleri Tahran’da da, Ankara, İstanbul’da da yapılıyor, dalga dalga yayılıyor. Bu dalgalar Azerbaycan’da da hissedilmektedir.
Bu kültürel köprünün çok daha ileri seviyelere ulaşması için iki ülke kurumları arasında ortak bir çalışma var mı?
Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın, bir Şehriyar programı dolayısıyla İran’a davet edilmişti. O tören çok geniş kapsamlı bir programla geçmişti. Sayın Akalın oradaki törenin ardından Türkiye’ye dönünce İran Büyükelçiliği Kültür Müsteşarlığı ile işbirliği içerisinde burada da bir tören düzenlenmesini sağladı. Ve geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen bu tören öyle bir zamana denk geldi ki, hem İran Halk Meclisi Başkanı, hem de İran Dışişleri Bakanı Mottaki’nin Türkiye ziyareti dönemine yapıldı. Onların da katılımları ile Türk Dil Kurumu salonunda düzenlenen program dolu dolu geçti. Bu programların İran-Türkiye kültürel birlikteliğine çok büyük katkısı olacağına inanıyorum.
Kültürel alandaki bu faaliyetler, halkların da birbirine yakınlaşmasına katkı sağlıyor mu?
Elbette ki, bu edebi ve kültürel birlikteliğin yaygınlaşması, halkların birbirine yakınlaşmasını da sağlayacaktır. Ankara Üniversitesi bünyesinde Fars Dili ve Edebiyatı diye bir bölüm var ve bu bölümde Farsça dersler verilmektedir, Fars edebiyatı ve önemli eserler okutulmaktadır. Tahran’da da Türkçe Dili ve Edebiyatı bölümü var ve orada da Türk edebiyatı ve önemli eserleri okutulmaktadır. Bu bölüm ilk mezunlarını bu yıl verecektir. Eğitim alanındaki özellikle ilmi olarak yapılan çalışmalar elbette karşılıklı etkileşimi kolaylaştıracak ve geçmişin de canlanmasını hızlandıracaktır. Fars dilinin Türk dili üzerindeki büyük etkisi var. Türk dili tarih içerisinde birkaç defa alfabesini değiştirdiği için olası etkisini de her seferinde daha da kaybetmiştir. Mektup eserler 700 yıl öncesinde başlar. Ama bu dilin zaafı değildir elbette. Bu dilin kaynakları Orta Asya. Orada bu dili kullananlar özel insanlarmış. Edebiyatları sadece sözlüymüş, mektup şeklinde veya yazılı bir edebiyatları yokmuş. Ama İran’da öyle değil. Belki birkaç bin yıl evvelinden beri İran dili yazı dili olarak, edebiyat dili olarak kullanılmıştır ve bunlar tarih boyunca da büyük bir edebi kültürel birikime sebep olmuştur. Öyle ki çevresindeki bütün dilleri ve edebiyatları da, kültürleri de etkilemiştir. 
1400’lü yıllar İran edebiyatının en zirvede olduğu yıllardır. 1453’de İstanbul fethedilmiş ve Osmanlı gücünün zirvesine çıkmıştır. Bu muhteşem güce, büyüklüğe ve ihtişama elbette bir
edebiyat lazımdı. İslam İran’ı fethettikten sonra, bundan edebiyat da etkilenmiştir. Âlimler o dönemlerde Arapça yazarlarmış. Firdevsi’den itibaren şiir edebiyatı başlamaktadır. Burada da öyle olmuştur. Sonra Osmanlı İmparatorluğu kendi kimliğini buluyor, tabi bu arada dilini de korumak istemektedir. İşte bundan dolayı bizim Arap edebiyatına ve diline ihtiyacımız var. Aynı şekilde Türklerin de Fars diline ihtiyacı vardır. Tabii ki bizim Türk diline de ihtiyacımız var. Çünkü dünyada Türkçe konuşan çok sayıda insan vardır, belki sıralamada ilk sırayı alır.